Kimlik Kavramı

Kullanılış alanının genişliği sebebiyle kimlik (identity) kavramının tek ve mutlak doğru olduğu iddia edilebilecek bir tanımı yoktur. Kapsayıcılığı ve farklı gruplar tarafından farklı biçimlerde tanımlanması onu belli ölçüde muğlaklaştırmıştır. Kimlik kavramı, bireysel alanla ilişkili olarak anıldığı gibi aynı zamanda sosyokültürel bir anlam alanına da sahiptir. Bu anlam ve kullanım genişliği içinde kimlik kavramını anlayabilmek için kökensel olarak kimlik nosyonunun temeline inmek ve çeşitli disiplinlerin bu kavramı nasıl tanımladıklarını incelemek gerekir.

  1. Kimliğin Epistemolojik Kökeni

Epistemolojik olarak değerlendirilecek olursa, kimlik kavramının Batı dillerindeki karşılıkları (identity, identité, identität) Latince identitas kelimesinden türerler. Identitas, “benzerlik, özdeşlik” demektir. Bu manasıyla mantık bilimindeki özdeşlik (A, A’dır) ve çelişmezlik (A, B değildir) ilkeleriyle benzeşir. Yani, bir şey veya kimse ne ise odur, bir başkası değildir. İlk bakışta üzerine düşünmenin dahi gereksiz sayılacağı denli apaçık bir ilke olması rağmen özdeşlik, düşünce ediminin türediği kaynaktır. Özdeşlik ilkesi zihnin “bu” maddeyi “bir diğerinden”, “başkasından” ayırmasını mümkün kılar ve bu yolla nesneler tarif edilebilir. Bu doğrultuda, kimlik kavramı da benzer bir işlev üstlenir; bireysel ve toplumsal düzlemde gerçekleşecek herhangi bir ilişki kimlik kavramıyla temas etmek durumundadır. İnsanın, “öteki”/”diğeri”nin bulunduğu her türlü koşulda bir bireyi veya grubu diğerlerinden ayıracak kimliksel ayırımlar gerekecektir.

2.      Psikolojide Kimlik

Sigmund Freud’un öne sürdüğü kurama göre, kimliğin oluşumu bireyin yabancı kişilerle ve nesnelerle, bir “öteki” ile, kurduğu ilişkiye dayanır. Birey, çocukluktan itibaren karşılaştığı bu yabancı nesneleri özümseyerek ve bir parçası haline getirerek kendi kimliğini bir süreç içerisinde oluşturur. Edebi eserlerde sıkça karşılaşılan bu kimlik kavrayışı, “çocuk” figürünün bir gelişim süreci içinde kurgulandığı kurmaca metinlerde mevcuttur. Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı eseri, bir kız çocuğu olan Dirmit’in farklı zaman ve mekanlarda ilerleyişini ele aldığı için buna bir örnektir. Dirmit, ilk olarak köy, sonrasında ise şehir hayatında yabancı nesnelerle karşılaşarak onlarla kimliksel bir bağ kurar ve onları kendi kimliğinin bir parçası haline getirir. Bu yabancı nesne ve kimseleri kendinden farklı olmaları ve ona etkide bulunmaları çevresinde incelersek, tulumba, okuldaki arkadaşları, öğretmeni onun kimliği üzerinde belirleyici rol oynar. Ayrıca, Emine Işınsu’nun Kaf Dağı’nın Ardında adlı eseri de benzer bir kimlik kavramını yansıtır. Bu eserde çocukluk dönemine sıklıkla dönülen Mevsim Öz, çocukluk vakitlerinde ilişki kurduğu oyuncak bebekleri, Tahir Hoca, Emel Hanım ve babaanne gibi nesne ve kimseler tarafından kimliksel olarak etkilenmiştir.

3.      Felsefede Kimlik

Felsefede ise kimlik, öznenin varoluşunun ontolojik (varlıkbilimsel), epistemolojik (bilgibilimsel), etik ve estetik gibi belirlenimleri sonucu oluşan gerçeklikleri ifade eder. Bu anlamıyla, özne, ilişki içerisinde olduğu pek çok farklı alanla birlikte tanımlanır. Bu bağlamda verilebilecek en iyi örnek, Italo Calvino’nun Varolmayan Şövalye adlı eseridir. Eserde, kimlik kavramıyla özdeşleşen deontolojik unsurlar varlığın kendisiyle doğrudan bir ilişki içerisindedir. Eserin odak figürü Agilulfo, “var olmamaktadır”. Calvino, kimliği bu yönüyle tartışmakla varoluşsal felsefeye ilişkin bir bakış sunmaktadır. 

Yusuf Manav

Kimlik Kavramını Açıklayıcı Kavramlar

Verili Kimlik:

Her insan doğduğunda ona bir ad verilir; kimlik kartı çıkartılır. Bunun da ötesinde, her insan belli bir ailenin, dinin, kültürün, dilin, ırkın, ulusun ve ceddin üyesi olarak dünyaya gelir. Bunlara genel olarak aidiyet grupları adı verilir. Aidiyet gruplarının normları ve değer sistemleri doğrultusunda sosyalleşmeye, kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi öğrenmeye ve içselleştirmeye başlarız.

Aidiyet gruplarından sonra insanın sosyalleşme ve kimlik kazanma sürecine etkide bulunan unsurların başında referans grupları gelir. Referans grupları bireyin kendi değerlerini ve davranışlarını belirlerken ölçü aldığı gruplardır. Bunların aidiyet gruplarından önemli bir farkı, onlar gibi bireyin geçmişine yönelik değerlendirmelerinden ziyade gelecekle ilgili ideallerini ve projelerini yönlendirmelidir. En yalın biçimde belirtmek gerekirse, referans grupları birey açısından ”önemli ötekiler”dir. Ancak, bu önemli ötekiler homojen bir topluluk değildir. Bazıları bireyin doğrudan temasta olduğu, ödüllendirme ve cezalandırma yoluyla breye belli davranış kalıplarını ve normlarını benimseten “normatif referans grupları”dır. Bazıları ise, bireyle hiç bir ilgisi ve tanışıklığı bulunmadığı halde, bireyin kitle iletişim araçları ve benzeri imkanlar sayesinde kendilerini tanıyarak ölçü aldığı “karşılaştırmalı referans grupları”dır.

Örnekler: Nuğber’in klasik türk kızı şeklinde yetişmesi, Kamil’in ilk baştaki hareketleri

Modern dönemde Kimlik anlayışı:

Modern toplumlarda insanın gelenekle olan bağlarının zayıflamasının bir sonucu olarak kimlik, doğumla birlikte verilen bir şey olmaktan çıkar. Kimlik, toplum içerisinde verilen bir takım roller, toplumsal iş bölümü ve bunların birbirleri ile iletişimi sonucunda inşa edilen bir kavrama dönüşür. Kimliğin inşa edilen bir kavram haline gelmesiyle birlikte bireysellik artmış, toplumsal yaşamın merkezine girmiştir. Geleneksel toplumlarda gelenek yolu ile aktarım sağlandığından, topluluk üyeleri arasında farklılaşma ve kendini bireysel anlamda ifade etmek zorlaşmaktadır.

Örnekler: Mahmut, değişimden sonra Kamil

Postmodern dönemde Kimlik anlayışı:

Postmodern dönemde kimlik, ulaşılması gereken bir hedef değil, bir süreliğine refakat edilen sonrasında terk edilen bir yol arkadaşına benzer. Değişken, parçalı, dağınık ve değişimlere açıktır. Kellner da benzer şekilde postmodern dönemde kimliği kuran unsurun “muğlâklık” olduğunu belirtmektedir (Kellner, 2001: 211). Bu bağlamda postmodernizmde kimlik, sabitlenen değil sürekli olarak yer değiştiren akışkan bir olgudur ve modernizmin sabitelerinden kaçınmaktadır. Postmodern kimlik inşası modern dönemin aksine sağlam temeller üzerine inşa edilmemiştir. Belirsizlik, çeşitlilik, heterojenlik, görecelilik, farklılık ve parçalanmışlık özellikleri içerir. Modernizme ait olan kolektif unsurların yerini cinsiyet, ırk gibi farklılıklara bağlı tikel kimlikler almıştır. Bu bağlamda kimlikler değişken, çabuk kabul edilebilen ve çabuk terk edilebilecek şekildedir. Yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesi kimliklerin bu şekilde inşa edilmesine katkıda bulunmaktadır.

Örnekler: Gurdulu, Huvat

Geleneksel Kimlik:

Kimlik modern öncesi dönemlerde bütünlüklü ve tutarlı bir görünüme sahiptir. Zira kimliğin, içinde oluştuğu sosyo-kültürel/ekonomik bağlam görece durağandır. İnsanlar gruba/kolektiviteye genellikle ömür boyu bağlı kalırlar, orada sosyalleşirler, gruplarıyla bütünleşir, üyesi oldukları grup içinde anlam üretirlerdi, kimlikleri burada oluşur, bura- da şekillenir ve genellikle ömür boyu sürerdi. Böylece kimlik, görece sabit niteliklere karşılık gelir, kararlı hususiyetler gösterir, tanımlanabilir ve tanımlayabilir bir kendilik olarak görünürlük kazanırdı.

Geleneksel toplumda kimlik akrabalık ve din sistemlerince dışsal olarak belirlenmiş grup ve cemaat üyeliği üzerinden büyük ölçüde önceden verilidir. Geleneksel kültürlerde az çok doğumla kararlaştırılmakta olan kimlik, gelenek, inanç ve ritüel gibi görece istikrarlı yapılarla entegre idi (Dunn, 1998: 52-53). Daha açık ifadeyle, kimliğin, üzerine kurulu olduğu kaideyi ırk, din, dil, cinsiyet, meslek/iş, aile, kolektivite gibi stabil yapılar oluşturuyordu. Bireyin bütün bunları tecrübe edişi tüm benliğiyle olduğundan, benlik de bütünlüklüydü ve kimliğin kararlı ve bütünlüklü kalmasını sağlıyordu.

Örnekler: Atiye, Agilulfo, kozalardaki kadınlar

Mehmet Kerem Okutan

Kimlik Krizi

            Kimlik krizi, kişinin sahip olduğu (genelde aileden miras alınan) aile ve sosyal çevresi tarafından sahiplenilen kimlikler ile kendi kimlik tercihlerinin çelişmesi sonucu ortaya çıkan ikileme, psikolojik rahatsızlık durumuna verilen addır. Bazı durumlarda ailevi değerler ile sosyal çevresinin sahiplendiği değerlerin, kimliklerin çatışması sonucunda da ortaya çıkabilmektedir. Bu psikolojik hastalık üzerine en geniş çalışmalardan birini yapan James Martia insan için dört ayrı kimlik statüsü olduğunu söylemiştir. Bu statüler şöyle sıralanabilir;

  • İpotekli Kimlik
  • Dağınık Kimlik
  • Ertelenmiş (Moratoryum) Kimlik
  • Başarılı Kimlik

İpotekli Kimlik:

            İnsanın özel bir kimlik arayışı çabasına girmeksizin ailevi ve sosyal değerleri kabul ederek sahip olduğu kimliktir. Bir nevi kimliği miras almaktır. Bu kimlik durumundaki kişiler genellikle kimlik krizi gibi bir sorunla karşılaşmadan hayatlarını geçirirler. Sevgili Arsız Ölüm eserinden Nuğber aileden miras aldığı kimliğe aykırı bir yol çizmemesi ve böyle bir arayışa girmemesi itibariyle bu kimlik tipine dahil edilebilir. Ayrıca Gurur ve Önyargı’dan Bayan Bennet, kızlarına ve evliliklerine olan geleneksel bakış açısını sürdürmesi bakımından örnek verilebilir.

Dağınık Kimlik:

            Ailevi değerleri miras almayı, onlara bağlanmayı reddetmekle beraber kimlik arayışına girip çabalamak gibi bir arzuya da sahip olmayan insanların durumu için kullanılır. Genellikle bu insanlar içinde bulundukları kimliksizlik durumunu pek umursamazlar. En basit ve en ham kimlik biçimidir. Varolmayan Şövalye eserinde Gurdulu bir kimliğe sahip olmaması ve bundan rahatsızlık duymaması bakımından bu tiplemeye uymaktadır. Hiçbir kimliğe tam bağlanmamakta sürekli kendini farklı bir şey olarak görmektedir. Kimliksizlik de kendisi için bir sorun yaratmamaktadır.

Ertelenmiş Kimlik:

            Moratoryum hali de denen bu biçimde kişi kimlik krizinin tam ortasındadır. Dağınık kimlik gibi miras aldığı kimliği reddetmekle beraber bir arayış çabası vardır. Kimlik tipleri arasında krizi en şiddetli hisseden gruptur. Yaşadıkları çelişki ve kararsızlık sebebiyle bir çıkış yolu bulamamaktadırlar. Bu durum insanları eylemsizliğe veya yokmuş gibi davranmaya itebilmektedir. Ertelenmiş kimliğe Sevgili Arsız Ölüm’den Dirmit örnek verilebilir. Dirmit karakteri ailesi ve çevresi tarafından benimsenen kimliğe sığamamaktadır. Köyde de şehirde de sürekli gezmede, gözlemlemede, aramaktadır.

Başarılı Kimlik:

            Kimlik krizi yaşayan birinin durumun üstesinden gelerek, kendi çabasıyla tutarlı bir kimliğe ulaşmasıdır. Siyasi, dini, mesleki, cinsiyet rolleri vb. konularda açıklamaları, tutarlı ve net görüşlere sahiptirler. Bu sebeple başarılı kimlik adı verilmiştir. Bunun en güzel örneklerinden biri Esir Şehrin İnsanları kitabındaki Kamil karakteridir. Kamil mirasyedi bir paşazade olmasına ve karısı ve akrabaları tarafından işgallere karşı bir tutum sergilememesi istenmesine rağmen o kendi vardığı doğrunun peşini bırakmamakta ısrarcı olmuştur.

Yusuf Karacan

Gölgelenmiş Kimlik:

James Marcia’nın kimlik statüleri kuramına göre gölgelenmiş kimlik, kendi kimliğini oluşturmak yönünde çaba harcayan bir kişinin çevresi tarafından farklı bir kimliği üstlenmeye zorlanmasıyla oluşur. Bu durum en sık çocuk-ebeveyin ilişkilerinde ortaya çıkmaktadır.

Sevgili Arsız Ölüm kitabındaki Dirmit karakteri gölgelenmiş kimlik kavramına güzel bir örnektir. Dirmit daha köyde yaşarken etrafındakilerden farklı bir kimliğe bürünmüştür. Bunun sonucu olarak da bir çok kez annesi tarafından cezalandırılmış ve hatta köydeki insanlar tarafından “cinli kız” olarak adlandırılırak aşağılanmıştır. Şehre göçtükten sonra üzerindeki baskının azalmasıyla ailesinin istediği kimliğin dışındaki birçok kimliğe bürünmüştür.

Bir başka örnek de Kafdağı’nın Ardında kitabındaki Mevsim karakteridir. Babası kendisini her daim gözetleyen ve bütün işlerine karışan Mevsim her ne kadar istese de babasının baskısından kurtulamamıştır. Eserin sonunda babasının ölümünden sonra Mevsim’in kimliğinde bir kırılma olduğu da görülmektedir.

Giydirilmiş Kimlik:

Giydirilmiş kimlik kavramı, kişiye içinde bulunduğu toplum tarafından dayatılmış bir kimliği temsil etmektedir. Bulunduğu topluluk tarafından kabul edilmek isteyen her kişi bu toplumun hoş gördüğü bir kimliğe bürünür. Eğer bunun aksi yapılacak olursa bu topluluk tarafından dışlanılmak kaçınılmazdır. Gölgelenmiş ve ipotekli kimliklerde kişiye benimsetilen kimlik de giydirilmiş kimliğe bir örnektir.

Esir Şehrin İnsanları kitabındaki Nermin karakteri tamamıyla içinde bulunduğu topluma uyum sağlamış bir giydirilmiş kimlik örneğidir. Hayatının büyük bir kısmını yurt dışında geçirmesi ve geçim sıkıntısından uzak bir hayat sürmesi hasebiyle tam bir salon kadını kimliğine bürünmüştür.

Sevgili Arsız Ölüm kitabındaki Dirmit karakteri köydeki insanlardan gördüğü aşağılamaysa giydirilmiş kimliğe uymayan bir kimsenin karşılaşacağı tepkiye güzel bir örnektir. Köylülerin cinlerle ilişkilendirdiği davranışları yaptığından dolayı Dirmit köyde kabul görmemiştir.

Kazanılmış Kimlik:

Kazanılmış kimlik kişinin kendisine sunulan yargıları sorgulayarak ve eleştirerek vardığı kimlik olarak tanımlanır. Bu kimlik akletmekye dayandığından kişinin daha çok bireysel yanını öne çıkarır. Kişi kendi doğru ve yanlışlarını belirlediğinden kimliğiyle özdeşleşmesi daha kuvvetli olur.

Esir Şehrin İnsanları kitabındaki Kamil karakteri bu kavramla uyuşmaktadır. İçinde bulunduğu durumda kurtuluş hareketini desteklemek yerine İtilaf Devletleri ile iş birliği yapmak kendisi için daha kazançlı olacağını bilse ve etrafındakiler tarafından böyle yapması öğütlense de bu yönde hareket etmeyerek içinde büyüdüğü paşazade kimliğine uymayan bir şekilde devranmıştır. Bu karara dış etkenlerin baskısıyla değil kendi sorgulaması sonucu varmıştır.

Gurur ve Önyargı kitabındaki Elizabeth ve Jane karakteri de kazanılmış kimliğin başka örnekleridir. Bu karakterlerin içinde büyüdüğü ortamı göz önüne alırsak anneleri ve geri kalan kardeşlerine benzemelerini beklerdik. Oysa ki bu iki karakterin kendilerine has kimlikleri vardır. Bu kimliklerin birbirlerinden farklı olması da bunların kaynaklarının dışarıdan gelen dürtüler değil karakterlerin kendi sorgu ve tefekkürleri olduğuna işaret etmektedir.

Muhammed Erdem Aktürk

Siyaset, Adalet, Güç

Öğrenciler, eserlerde hak ve sorumlulukların, yönetim ve kurumların işleyişlerinin ve yapılarının nasıl ele alındığını inceleyebilirler. Aynı zamanda eserlerdeki güç hiyerarşilerine, servet ve kaynakların dağılımına, adalet ve hukukun sınırlarına, eşitlik ve eşitsizliklere, insan haklarına ve barış ve savaş kavramlarına daha yakından bakabilirler.

Sait Faik Abasıyanık’ın Hikayelerinde Kültürel Yozlaşma

Sait Fait Abasıyanık, birçok hikayesinde şehir kültürünün yozlaşmasından duyduğu rahatsızlığı belirtmiştir. Örneğin Şehri Unutan Adam hikayesinde anlatıcı insanlarla her hangi bir şekilde ilişki kurabilmek amacıyla sokağa çıkmıştır. Ama insanlara her yaklaşmaya çalıştığında rasyonelliğin soğukluğuyla karşılanmıştır. Yaklaştığı insanlardan tek beklentisi biraz merhamet olan anlatıcı hayal kırıklığıyla otel odasına dönmüştür. İnsanlara merhamet etmeyi emreden bir dinin mensupları olan bu insanlar şimdi acımasızlıkla doludurlar. Yine Şahmerdan hikayesinde bu sefer kurulu sistemin acımasızlığına vurgu yapmıştır. Şahmerdan da toplumun özünden çıkan bir şey olmayıp ithal bir sistemi temsil etmektedir. Birçok hikayesinde ise eğitimsiz halka ve çocuklara karşı duyduğu muhabbeti ifade etmiştir. Öyle ki bunların samimiyetlerine inanmakta ve yanlarında rasyonelliğin verdiği ürpermeden güvende olduğunu bilmektedir. Bunlara yabancı bir kültür dayatılmadığından yozlaşmamışlar ve özleri bozulmamıştır. Yazar içinde bulunduğu kültürel yapının insanları özlerinden uzaklaştırdığı ve eğitim aracılığıyla mekanikleştirdiği kanaatindedir.

Cemil Meriç ve Kültür

Cemil Meriç, kültür kavramına Avrupa’dan gelen her şeye baktığı gibi bir yabancı olarak bakar. Bu kavramdan bir “hilkat garibesi” olarak bahseder ve iddiasını Avrupalıların dahi ortak bir tanımda karar kılamadıklarını söyleyerek destekler. Üstelik kültürü insanı dini ve dünyevi olarak ikiye “parçalamakla” suçlar. Bunu Avrupa’nın takındığı vahşiyane tavırları meşrulaştırmak için yaptığını düşünmüştür. Bütün bu sebeplerden dolayı kültür kavramının Türk toplumunun özünü oluşturan İslam’la uyuşmadığına ve irfan kavramının kullanılması gerektiğine karar vermiştir. Meriç, yazılarının çoğunda Avrupa’nın yürütmekte olduğu kültürel emperyalizm hareketine karşı duyduğu öfkeyi ifade etmiştir. Şiirsel üslubuyla yazdığı bu fikir yazılarında hiç bir şekilde ılımlılığa kaçmamış ve Avrupa ve ona özenen aydınları eleştirmiştir. Tanzimat devrinden beri Avrupa’nın fikir ihraç ederek Osmanlı’yı bir kültürel yozlaşmaya sürüklemeye çalıştığını söylemiş ve aydınların bu özleriyle uyuşmayan fikirleri kabul etmelerine duyduğu kızgınlığı ortaya koymuştur. Onları Hristiyanlıkla İslamı aynı kefeye koyup Fransız devrini taklit etmeye çalışmakla suçlamıştır. Oysa ki sınıfsal sistemin hamisi olan kilise ile İslam tam bir tezat içerisindedirler. Yani İslam’a karşı yapılan her hangi bir hamle toplumun çöküşüne alet olacaktır.

Kültür Üzerine

Kültür: Kültür, Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’ünde “Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” olarak tanımlanmıştır. Google ise bu kavramı daha geniş bir çerçeve koymuştur ve “bir toplumun duyuş ve düşünüş birliğini oluşturan, gelenek durumundaki her türlü yaşayışı” kültürden saymıştır. Bu tanım İngilizce’deki “culture” kelimesinin Oxford sözlük tanımına daha yakındır. İlk tanım ise toplumun yaşam biçimini içine almaması ve kültüre bir değer şartı koymasıyla Almanca’daki “kultur” kavramına daha yakındır. Günümüzde kültür kelimesi bu iki tanımın dışında bir kişinin eğitim ve bilgi seviyesini ifade etmekte de kullanılır. Bu anlamıyla bir kimseye kültürlü demek onun okumuş, bilgili ve fikirsel açıdan zengin olduğuna işaret etmektedir.

Üst KültürÜst: kültür ya da diyer adıyla yüksek kültür bir toplumun tamamı tarafından bilinen değer, eser ve figürlere verilen addır. Adeta kanonlaşmış bu değerler insaların hayatının büyük bir kısmını etkiler ve düşüncelerinin oluşmasında büyük rol oynar. Öte yandan bu ögelerin üst kültüre dahil olamları, insanların hayatlarında bu ögelere maruz kalmasıyla gerçekleşir. Bu doğasından dolayı üst kültür çevredeki değişiklilere göre nesilden nesile değişiklik gösterebilir.Sait Faik Abasıyanık’ın hikayelerindeki Türk kültürünü üst kültüre bir örnek olarak gösterebiliriz.

Alt Kültür: Alt kültür, bir üst kültürün içinde yaşayan birazınlığın üst kültürden tam olarak kopmamak kaydıyla faklılaşması sonucu ortaya çıkan yeni kültürdür. Alt kültürler yeni bir üst kültür oluşturmaya yetecek büyüklükte olmayan ve tolumun tamamını etkilemeyen değişiklikler sayesinde oluşur.Sevgili Arsız Ölüm kitabında Aktaş ailesinin temsil ettiği taşralı kültürü Türk kültürünün bir alt kültürüdür.

Kültürleme:Kültürleme bireyin içinde bulunduğu kültür tarafından doğumundan ölümüne kadar yoğurulmasını kast eder. Eğitim bunun en bariz örneklerindendir ama kültürleme çok daha geniş bir alanı kaplar.Esir Şehrin İnsanları romanında Kamil Nermin’i nasıl eğitemediği konsunda yakınmıştır. Nermin hayatı boyunca Avrupa’da ve üst sınıftan bir ailede yaşadığından dolayı kendisinde vatan duygusu oluşmamıştır. Bu nedenle de Kamil’in davasında niçin bu kadar ısrar ettiğini anlayamamıştır.

Kültürleşme: Kültürleşme kavramı iki farklı kültürün etkileşmesini tanımlar. Bu doğal etkileşim sonucunda iki kültür de değişmiş olur.Buna örnek olarak Sevgili Arsız Ölüm’de etkileşime giren şehir kültürü ve taşra kültürünü verebiliriz. Aktaş ailesi taşralı kimliğini kaybetmeden  şehirde yaşamanın getirdiği bazı gereksinimlere uyum sağlamışlardır.

Kültürel Yayılma: Kültürel yayılma olarak tanımladığımız olgu bir kültürün her hangi bir ögesinin diğer kültürlere yayılmasıdır. Bu ögelerin yayılması için iki kültürün doğrudan temas halinde olmalarına gerek yoktur. Tüccar ve göçmenler gibi grupların ögeleri taşımasıyla da bu ögeler ulaştığı kültür tarafından benimsenbilir. Varolmayan Şövalye kitabında Carlomagno’nun ordusu hristiyan askerlerden oluşmaktadır. Hristiyanlık Filistinde doğmasına rağmen zaman içerisinde bütün Avrupa’ya yayılmıştır.

Kültürel Gecikme: Kültürel gecikme, kültürü oluşturan maddi ögelerin hızlı değişimine manevi ögelerin uyum sağlayamaması ve sonuç olarak maddiyat ve maneviyat arasında bir çatışma meydana gelmesidir. Bu olgunun oluşumuna katkı sağlayan olaylar savaş, kriz ve göç gibi ani gelişmelerdir. Önemli bir nokta ise bu gecikmeyle günümüzde geçmişe oranla daha sık karşılaşılmasıdır.Daryuş Şayegan, Batı Karşısında Asya kitabında Doğu kültürlerinin zamanın sorunlarına çözüm bulamadığından bahseder. Bu da kültürel gecikmeye bir örnektir.

Kültürel Şok: Kültürel şok, yukarıda değindiğimiz kültür gecikmesine çok benzemektedir. Kültürel şok da maddiyat ve maneviyat arasındaki uyuşmazlığa bağlıdır. Aradaki fark ise kişinin çevresinin değişmesi yerine kişinin başka bir kültürün hakim olduğu bir yere gitmesi yani göç etmesidir.Sevgili Arsız Ölüm kitabında Aktaş ailesinın köyden şehre göç etmeleriyle yaşadıkları kültür şoku konu alınmıştır. Şehirde geçimlerini sağlamakta zorlanmış ve sonuç olarak da aile içinde huzursuzluklar oluşmuştur.

Kültürel Emperyalizm: Kültürel emperyalizm, bir kültürün kendi değerlerini başka bir kültüre dayatması olgusuna verilen addır. Böyle bir girişimde bulunması için bir kültürün diğer kültürden daha üstün olduğu fikrini benimsemiş olması gerekir. Cemil Meriç bu olguya Bu Ülke kitabında batılılaşma üzerinden değinmiştir. Batı hayranlığıyla kullanılmaya başlanan ideolojilerin Türkiye’nin kültür ögeleriyle hiçbir şekilde uyuşmadığını ve bu toplum için hiç bir şey ifade etmediğini savunur.

Kültürel Asimilasyon:Kültürel asimilasyon, bir kültürün içindeki bir azınlığı kendine benzeterek bu azınlığı yok etmesidir. Bu toplum tarafından kendiliğinden gerçekleştirilebilen bir süreç olduğu gibi planlı bir şekilde de devletler tarafından da uygulanabilir. Kendi kültürünü yaymak açısından kültürel emperyalizmle de benzeşmektedir.Yukarıda kültürleşmeye verdiğim Sevgili Arsız Ölüm örneği buraya da uymaktadır. Her ne kadar Aktaş ailesi taşralı kimliklerini tamamen bırakmadıysalar da, şehir kültürünün yabancıları sevmediği ve onları asimile etmeye uğraştığı aşikardır.

Kültürel Yozlaşma: Kültürel yozlaşma, yukarıda değindiğimiz kültürel gecikme kavramışla yakından ilintilidir ve bir kültürün kendi ana ögelerinden bazılarını yabancı bir kültürün ögeleriyle değiştirmesine verilen addır. Bu olgunun temelinde bir kültürün üstünlüğü fikrinin hem o kültürde hem de yozlaşan kültürde olması yer alır. Emperyalist devletlerin güçlenmesi ve dünyanın globalleşmeye başlamasıyla bu tür fikirler ekonomik olarak geride kalan devletlerde ilgi görmeye başlamışlardır.Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabında “izm’ler” hakkında söyledileri de bunların Türk toplumunun özüyle bağlantılı olmadığı yönündedir. Bu nedenle toplumun sorunlarını çözmekte kullanılmasının manasız olduğunu anlatır.

Design a site like this with WordPress.com
Get started